• ALTIN (TL/GR)
    939,85
    % 1,06
  • AMERIKAN DOLARI
    15,8827
    % -0,39
  • € EURO
    16,8145
    % 0,65
  • £ POUND
    19,8891
    % 0,97
  • ¥ YUAN
    2,3644
    % 0,13
  • РУБ RUBLE
    0,2572
    % 2,29
  • BITCOIN/TL
    469538,581
    % -0,12
  • BIST 100
    %

Matrix Resurrections (2021) İncelemesi- 26 Aralık 2021

Matrix Resurrections (2021) İncelemesi- 26 Aralık 2021

Eski, Güzel Türkiye

Takvimler 1999 yılını gösteriyordu. İnternet ülkemizde yeni yeni yaygınlaşmaya başlıyordu. Öyle Youtube, sosyal medya falan da yoktu.

Ergenliğin başlarındaydım. Akşamları saat 7’de Ali Kırca ya da Reha Muhtar’ın sunduğu ana haberleri ailecek izlemek en büyük eğlencelerimizdendi; öyle manken sunucular yoktu piyasada.

Bir gün hangi ana haberdi, hatırlamıyorum, yeni bir teknoloji kullanılarak yapılmış bir filmden bahsediliyordu. Adını daha önce Speed serisi ve Breaking Point filmlerinde duyduğum yakışıklı  Keanu Reeves’in siyahlar içinde ve ağır çekimde mermilerden kaçışını izliyorduk. Evet, bir ana haberde! Filmin adı Matrix’ti; herkes güneş gözlüğü takıyor ve deri elbiseler giyiyordu.

Benim için Matrix efsanesi böyle başlamıştı. Beyin açıcı, daha önce benzeri yapılmamış, kullandığı teknoloji, senaryo dili ve sorduğu sorularla hem hayatımıza hem de sinemaya yeni bir boyut kazandırmış, yeni ufuklar açmıştı.

Yeni Türkiye- Yeni Matrix

Tam 22 yıl sonra yeni bir Matrix filmi duyurulduğunda aklımda bu düşünceler vardı. Noel haftası  gösterime girecekti; Spider-Man’le aynı hafta girecek olması hasılat için riskti. İki yıldan beri zaten kadroyu büyük oranda öğrenmiştik.

İlk şoku ise IMBD’den aldık; filmin puanı cuma gün gösterime girmesiyle 6,1 puana kadar düştü. (Şu an 5,9) Derken filmin HBO Max platformuna da satıldığı ortaya çıktı ve düşüş devam etti. Son dakika fragmanlarına da şöyle bir baktım. Spoiler yememek için yorumlara çok bakmadım ancak genelde olumsuz yorumlar ağır basıyordu; 20 yıl önce olmayan Z kuşağı mı gömüyordu filmi, yoksa bir şeyler gerçekten eksik miydi?

Koronavirüs ortamında bile Imax’e gitmek istiyordum, bu film için giderdim de ancak hem hava şartları hem de yorumlar hevesimin önüne geçti. 2 gün önce film bilgisayarımdaydı ama hafta başında aldığım sinema biletine ve Matrix’e kıyamadım. Dün akşam 21:30 seansında yaklaşık 600 kişilik bir salonda filmi izledim.

Virüs Gölgesinde Matrix 

Yıllar sonra gittiğim ilk kapalı salon etkinliği değildi ancak ilk sinena deneyimiydi; salonun son derece havasız olduğunu belirteyim; bizden 20 dk. önce bitmiş başka bir seans vardı zira. Bu ortamda hasta olmak için koronavirüs olmasına gerek yok, Ebola da olabilirsiniz.

Hele hele bir grup var ki patlamış mısır, yetmedi, pıst pıst açılan kolalar, yetmedi, cipsler ile çilingir sofrasından bir tık uzak bir ziyafetle film izlemekten büyük haz duyuyor. Formül basit arkadaşlar: Madem sinema 7. sanat ve diğer etkinliklerde böyle şeyler bırakın ayıplanmayı, komple yasak, o zaman sinemada da yasak olacak. 

Neyse, filme başlayalım (Not: Filmi genel hatlarıyla anlatacağım, spoiler içeren ayrıntılar yer yer olabilir, ona göre)

Filmin açılış sahnesi 22 yıl önceki başlangıcı anlatıyor; Trinity,  SWAT ekibi, “Adamlarınız öldü teğmen”, kavga, ajanlardan kaçış. (Bu arada lieutenant’i halen teğmen diye çeviren cahillerin olduğunu görmek acı verici, bu insanlara bu filmi çevirtmek müthiş bir deha) Ancak bu sefer olayları dışarıdan izleyen yeni bir kahramanın gözünden seyrediyoruz ve olaylara beklenmedik şekilde dahil oluyoruz.

Göze Batanlar

Film boyunca beni en rahatsız eden şeylerden biri, hafızası sıfırlanan Thomas Anderson’a, eskiden neler yaşadığını hatırlatmak için sık sık eskiyi anlatmaları ve bu esnada seyirciye de üçlemeden birer ikişer saniyelik sekanslar sunulması. Ajan Smith’in “Mr. Anderson” diye bağırdığı sahnedeki gibi tüylerinizin diken diken olduğu birkaç yer olsa da, kısa bir süre sonra “How to make Matrix?” tarzı bir belgesel yapmaya çalışsalar herhalde böyle yaparlardı diyorsunuz.

Kadro büyük oranda yapım aşamasında duyurulmuştu. Ajan Smith’in, Mindhunter’dan ve Hamilton’dan bildiğimiz Jonathan Groff olacağını, Morpheus’un Yahya Abdül Metin tarafından canlandırılacağını biliyorduk. Oyuncular ellerinden geleni yapmışlar ama ne Hugo Weaving’in ne de Lawrence Fishburne’ün eline su dökebilmişler.

Bunun dışındaki kadro neredeyse tamamen (hatta tamamen) Wachowski’lerin ülkemizde pek bilinmeyen Sense 8 isimli dizisindeki isimlerden oluşuyor. Yine de Sati ayrıntısı güzeldi.

Filmde yer yer öyle aymazlıklar var ki karakterler önceki filmlerle ya da eski versiyonlarıyla dalga geçmeye başlamışlar. Örneğin Yeni Morpheus, sanki çok daha üstünmüş gibi eski versiyonun hareketlerini ve sesini taklit etmeye çalışıp “Nasıl, oldu mu, olmadı galiba.” gibi laflar ediyor.

Bağımsız Ajan Smith, patron rolünü bırakıp ajan olduktan sonra bile kalıplaşmış “Mr. Anderson” hitabını bırakıyor ve dost canlısı şekilde Tom demeye başlıyor Neo’ya. Varlığını programdan silmeye çalıştığı adamla, eski bir dostu gibi dakikalarca konuşuyor.

Filmin ilk yarısında göze batan birkaç nokta daha var: Gerçek nedir, yaşadığımız gerçek mi yoksa bir simülasyon mu tartışması yeniden alevleniyor. Bu tartışma oyun üreticisi bir şirketin çalışma ofisinde cereyan ediyor, yazılımcı bir grup nerd, üçlemenin anlamını, insanlar için neler ifade ettiğini yüksek sesle dile getiriyor, dalga geçiyor, kafa yoruyor. Bir film devamı olduğu seriyi seyirci gözüyle yorumluyor. Sinemasal olarak bir ilk, ama şık bir ilk değil.

Sığ Sularda Debelenmeler

Burada dikkat çeken husus, tartışmadaki argümanların benim gibi hayranların filmler üzerine yıllar yılı yaptıkları yorumlardan esinlenmeleri: Seri aslında Morpheus-Neo-Trinity’yi (Trinity zaten üçleme demek) değil de  Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesini anlatan bir Hristiyan güzellemesi mi, LGBT+’ya özendiren gizli mesajlar mı veriyor? Bizi düşünmeye, sorgulamaya iten antikapitalist bir yapım mı? Dördüncü duvarı yıkmaya yönelik, alışık olmadığımız yaklaşımlar bunlar.

Yukarıda bahsettiğim gibi yeni Morpheus’un, kıyafetleri ve kelliği dışında hiçbir ortak özelliği olmasa da yapmacık şekilde eskiye özenme çabaları, kelime oyunları rahatsız edici. Bu çabalar maalesef özellikle birinci filmdeki felsefi derinliğin (There is no spoon sloganı ve kahinin odası önünde keşiş çocukla kaşık üzerine metaforlar, kahinle sohbetler, tez-anti tez=sentez teması vs.) yanına bile yaklaşamıyor ve bize son dönemde alıştırılan Marvel tarzı, aralara serpiştirilmiş espri notaları olarak geri dönüyor. Yine Neo’nun uçmaya çalıştığı bir sahne espriye kurban ediliyor. Keza MILF esprisi de çok yakışıksız ve bayat. Senaristler, günümüzde moda olduğu üzere kendi kendileriyle tırnak içinde dalga geçerek daha üst bir seviyeye erebilmiş çakma entelektüel payesini filme montelemek istiyor ancak başarılı olamıyorlar.

İkinci filmde Monica Belluci’nin gişe uğruna meze edilmesine hizmet eden Merovingian karakteri de maalesef yine karşımızda. Anlamsız bir yerde, anlamsız replikleri, Fransızca küfürleri bu sefer üçlemedeki gibi gülümsetmiyor; 10 dk. boyunca (Evet, ölçtüm) varlığını sorgulatıyor.

Aksiyonda Bizi Kıskanıyorlar!

En büyük eleştirilerimden biri de aksiyon sahnelerine. Üçleme boyunca gerek Matrix’te gerekse gerçek dünyada geniş ve tek plan kamera açısıyla dövüş ve savaş sahnelerini büyük bir beğeniyle izliyorduk.  4. filmde ise, tabirimi mazur görün, Arka Sokaklar tekniği kullanılmış; hiçbir yakın dövüş, çatışma ve savaş sahnesi net değil. Kamera sürekli hareket halinde ve kısa süren Smith-Neo kapışması dışında net bir tekme ya da yumruk dahi görünmüyor; hele ki her şeyin tekrar açıklandığı ve Neo’nun tekrar uyandığı Morpheus-Neo dövüşünde. Kısacası, göz yoruyor.

Filmin sonunda, insanların ele geçirilip Neo-Trinity’yi durdurmak için motosikletin önüne atladıkları bir sahne var ki insana “Yanlışlıkla I,Robot’u mu izliyorum?” dedirtiyor. Zombi filmlerinde görmeye alışık olduğumuz birçok sahneye maruz kalıyor, motor sırtındaki ikilimizin önüne atılan zombi ordusu ile mücadelelerine tanık oluyoruz.

Yan karakterler de kendi çaplarında mücadeleye destek oluyor, her diyalogda her karakterin birer cümle ettiği tipik denge siyasetiyle aldıkları paranın, yatan sigorta primlerinin karşılığını vermeye çalışıyorlar.

Bu aksiyon sahnelerinin genelde gece cereyan ettiğini de belirtelim. Efektler göze batmasın diye tabii. Zira birçok filmde uygulanan, bayağı bir metot; son örneğini Wheel of Time’ın sezon finali savaşında da görmüştük. (WoT’a dair de bir yazı kaleme almayı düşünüyorum.) Oysa bu seri insanlığa 2. filmdeki otoban sahnesiyle nasıl bol efektli de olsa gündüz gözü aksiyon efsanesi çekilir, göstermişti.

Gözüme batan son husus da kahramanlarımızın uçmaya çalıştığı sahnede, bağlanan ipler görünmese de belden sabitlendiklerinin belli olması. Hatta biri denge için tek bacağını aşağı sarkıtıyor, çünkü bacak kısmı sabitlenmemiş ve oyuncu vücudu düz tutamamış. İzleyince sizi de rahatsız edecektir.

Uçmaya başladıktan sonra da kullanılan görsel efekt teknolojisi çok göze batıyor. Bilhassa Mimar’la görüşmeye gelirken Trinity’nin eve ayak bastığı ana kadar filmin, oyundan bir sahne mi yoksa gerçek oyuncu mu olduğu belli olmuyor.

Olumlu Yönleri

Hiç mi güzel şey yok: 4. filmin Warner Bros. zoruyla yaptırıldığına dair artık hiç şüphe kalmadı, hatta siz olmasanız da biz yapacağız dediklerini de filmden öğreniyoruz. Mimar inanılmaz bir iş çıkarıyor. Hem Neo’yu kontrol etmek için terapist rolüne girmesi hem de gıcık tavırları çok başarılı. Sadece onun güdülmeye alışık ve konfor alanlarından çıkmaya isteksiz insanlara yönelik söylemleri eskiyi bir nebze anımsatıyor ama yüzeysel bir çaba olmanın ötesine geçemiyor.

Makinalarla insnlar arasında neredeyse tarafsız arabulucu rolünde izlemeye alışık olduğumuz Kahin ise bu sefer kendini iktidar mücadelesine kaptırmış. Hırslı bir Kahin, sanırım Matrix’ten en son bekleyeceğimiz şey. Kendisi bu filmde darbe planlamayla meşgul.

Yine geçmişten bir arkadaş getirelim de aradaki 60 yılı anlatsın düşüncesiyle huzur evinden çıkıp gelen Naobi’nin çabaları da yeterli olamıyor. Pardon, bu kısımda iyi şeyler söyleyecektik.

Mezardan Çıkmasaymış Keşke

Yazıyı kıyaslamalarla bitirdim ama belki en büyük hatam da buydu. Ne dünya aynı ne de yönetmen ve senaristler. Hatta Wachowski biraderler bile Wachowski bacılar oldular bu 22 yılda. Zamanın ruhuna uygun olarak güncellenmiş bir versiyon olarak bakabiliriz de filme. Belki bu gözlükten bakmak, daha yeni bir pencere açabilir izleyiciye.

Belki de Z kuşağı Matrix‘i demek ya da üçlemeden apayrı düşünüp yeni bir hikâye olarak görmek daha merhametli olur.

Birinci elden tecrübe etmek için gidin ve izleyin derim.

Zira finalden anladığımız, bizim gibi old school Matrix’çiler için… zulüm daha bitmedi.

YORUMLAR YAZ