• ALTIN (TL/GR)
    446,77
    % -0,59
  • AMERIKAN DOLARI
    7,8564
    % 0,45
  • € EURO
    9,4207
    % 0,51
  • £ POUND
    10,5138
    % 0,78
  • ¥ YUAN
    1,1949
    % 0,37
  • РУБ RUBLE
    0,1033
    % 0,50
  • BITCOIN
    145408,547
    % 3,98
  • BIST 100
    1.328,73
    % -1,02

“Bir Başkadır” İncelemesi-15 Kasım 2020

“Bir Başkadır” İncelemesi-15 Kasım 2020

Ekonominin dışına çıkıp bir başka ilgi alanım olan sinema ile ilgili bir yazı kaleme almayalı çok olmuştu. 

Ancak “Bir Başkadır” tüm mazeretleri çöpe atıp üzerine bir şeyler karalama ihtiyacı hissettiğim bir yapım oldu. Dün öğleden sonra sevgili Gökhan Ergüven’in bir yorumu üzerine şöyle bir bakayım diye başladığım diziyi (8 bölüm) akşam vakti bitirmiştim.

Akla ilk gelen dizinin yaratıcısı, daha önce ulusal ve uluslararası alanda tiyatro ve sinema dalında pek çok ödül alan oyuncu, senarist ve yönetmen Berkun Oya. Yakın zamanda Türkiye’de adını duymayan kalmayacak. Öyle ince ve başarılı bir iş çıkarmış ki… Oyuncuların doğaçlama yapmak zorunda kalmadıkları, her hareket ve mimiğin senaryoda yer aldığı bir eser var karşımızda.

Dizinin yaratıcısı kadar adından söz ettirecek bir başka isim de görüntü yönetmeni Yağız Yavru. Daha ilk dakikalarda Nuri Bilge havası (Meryem’in şehre gidişini anlatan uzun, durağan sahneler) estiren ve her saniyesi metafor ve ustalara saygı duruşlarıyla dolu sahne geçişleriyle gönlümü fethetti.

Kadroda, yüzlerine sinema ve televizyondan alışık olduğumuz Öykü Karayel (Meryem), Fatih Artman (Yasin), Funda Eryiğit (Huriye), Defne Kayalar (Peri), Tülin Özen (Gülbin), Derya Karadaş (Gülan), Bige Önal (Hayrünnisa), Settar Tanrıöğen (Hoca) gibi isimler var.

Dizinin en güçlü yönü de bu isimler ve muhteşem oyunculukları. Başkarakter olarak Meryem öne çıksa da her karakter kendi hikâyesini büyük bir başarıyla götürüyor ve kendini dizinin merkezine koymayı beceriyor. Yabancı dizilerde yan rollerde gördüğüm bazı oyunculara farklı projelerde başrol verildiğinde harika işler çıkardıklarına tanık olduğum ve “Bu adam ne oyuncuymuş be!” dediğim çok olmuştur. İlk defa bir Türk yapımında neredeyse tüm karakterler için bu ifadeyi gönül rahatlığı ile savunabilirim.

Gelelim karakterlere.  Hikâyenin merkezinde başörtülü bir kadın, Meryem var. İnsanları tanımlarken başörtülü/örtüsüz diye tanımlamalar kullanmasam da bu yapımda kullanılması uygun, siz de göreceksiniz.

Meryem bayılma nöbetleri geçirdiği için komşu tavsiyesi sonucu psikiyatr Peri ile seanslara başlıyor, muhafazakâr bir çevrede yetiştiği için önce onay alması gereken, mahallede herkesin akıl danıştığı ve peygamber soyundan geldiğini düşündükleri Hoca’dan gelişen olaylar sebebiyle izin alamıyor. (Bir diyalogda Hoca peygamber soyundan gelmediğini söylese de cemaatin inanmadığını söylüyor ağabeyi; tam bir ‘Şeyh uçmaz, mürit uçurur’ hikâyesi.) Ağabeyi Yasin askerliğini komando olarak yapmış, şimdi barlarda fedailik eden, zor zamanlar geçirmiş bir genç. Karısı Huriye çocuk yaşta uğradığı cinsel şiddetten dolayı ciddi psikolojik sorunlar yaşayan, 3 kere intihara kalkışmış, içine kapanık, dizinin en depresif karakteri. Doktor Peri’nin görüştüğü iki kadın Gülbin (Bir başka psikiyatr) ve Melisa (Kötü dizilerde para için de olsa oynamaya razı, cesur dizi oyuncusu), Meryem’in evine temizliğe gittiği Sinan (Modern ‘Issız Adam’) ile cinselliğe dayalı ilişkileri var. Hoca’nın kızı ise yetiştiği ortamı bırakıp başörtüsünü çıkarmak ve bir başka kadınla birlikte olmak isteyen Hayrünnisa.

İki bölüm sonunda akıllara 2004 yapımı Crash filmini getirecek şekilde bu karakterlerin hayatları kesişiyor ve zaten geldikleri sosyokültürel çevreler itibarıyla taban tabana zıt, kendi içlerinde dahi büyük çekişmeler yaşayan karakterler yumağı arapsaçına dönüyor.

Muhafazakâr hayat biçiminin ona biçtiği rol yüzünden kurnazlaşan ve çevresine göre ancak daha zeki olarak hayatta kalabilen Meryem’in istediklerini yapabilmek için attığı yalanları; çözemediği sorunları nedeniyle sürekli aksi, tahammülsüz ve nefret dolu Yasin’i; geçmişe takılıp kalmış, ülkenin en büyük dertlerinden kadına şiddet ve tecavüzden muzdarip Huriye’nin sessiz çığlıklarını (Köye gitmek istemekten başka bir cümle edememesi) ve bu üçlünün hiç aksatmadıkları ibadetlerini; Robert mezunu, bir ayağı yurt dışında, yalıda oturan ve Halk TV izleyen ailesiyle mesafeli ve tırnak içinde saygılı ilişkisini devam ettiren, son derece profesyonel ama bir o kadar yalnız, ördüğü önyargı duvarlarından ibaret doktorumuz Peri’yi; Bitlis’ten İstanbul’a ailesiyle sürülmüş, büyüdüğü çevre ile hayatına devam edemeyeceğine inanmış, otoriteyle kavgalı, ebedi muhalif, özgür ruhlu, ‘okuyup adam olmuş’ ama ablası/ailesi ile mutlak bir zıtlıkla cebelleşen Gülbin’i; yeni Türkiye’nin temsilcisi olmuş, deri koltuklu lüks araçlardan inmeyen, elinde sigarası, kürk montları, cazgır yapısı, katiline (hâkim toplumsal sınıf) âşık olmuş dizinin en asabi karakteri Gülbin’in ablası/anti tezi Gülan’ı; daha doğmadan bu ülkenin şiddet dolu geçmişinden nasibini alan sandalyeye mahkûm kardeşlerini, sevgiye muhtaç yan karakter Sinan’ı zaman zaman gözyaşlarıyla izliyoruz 8 saat boyunca.

Hikâye, güzel bir Türkiye portresi. Gerçekçi, zaman zaman sert, acımasız, merhametli. Türk seyircisinin en aradığı özelliklerden birini fazlasıyla içinde barındırıyor: Hepimizden bir parça var dizide ve ülkece aynayı yüzümüze tutuyor yönetmen.

Tecavüzcünün hâli de var, tecavüzcüsüyle evlendirilmiş mağdur da; anneyle tartışan evlat da var, bir yakınını kaybedip hayatı sorgulamaya başlayan da; rezidanslara ve sahiplerine gıptayla bakan, en büyük derdi evine gidecek otobüsün numarasını öğrenmek olan gündelikçi de var, “Ne olacak bu memleketin hâli?” diye düşünmekten kendi hâlini düşünmeye fırsat bulamayan da… Var da var anlayacağınız ve bu karakterlin tümü hayat boyu denk geldiğimiz insanlar. En can alıcı noktası da bu dizinin.

Bir başka önemli nokta ise kadın oyuncuların ağırlıklı olması. Bence çıkarılacak en büyük derslerden biri, akıllarımızdaki “kadın” meselesini çözersek, ülkedeki birçok sorun ve travmanın önüne geçebileceğimiz.

Bölüm sonlarında eski Türkiye manzaraları ile 50’li yaşlarda olanların iyi hatırlayabileceğini düşündüğüm beyaz piyanosu ile akıllara kazınan Ferdi Özbeğen’in bölümlerle uyumlu şarkıları yer alıyor. Ferdi Özbeğen’in yaşadığı dönemde eşcinselliğini gizlemeyen bir figür olduğunu ve akıllara bu yönüyle Türkiye’nin nostaljik hoşgörüsünü getirdiğini de not edelim. Keşke diziyi görmeye ömrü vefa etseydi.

Bu karelerde aklıma 50’li, 60’lı yıllarda gündüz vakti açık havada kadınlı erkekli, isteyenin içkisini içtiği, isteyenin dans ettiği, konu komşu birlikte gidilen konserlere ait film kareleri geldi. Bir daha mümkün mü?

Bir Başkadır, Netflix Türkiye’nin açık ara en iyi yapımı.” Netflix’te başka bir Türk yapımı izlemediğim (Bu bakımdan içimde Peri’den bir parça bulsam da) için bu cümleyi söylemem yanlış olur. Ancak uzun zamandır bu kadar beğendiğim bir yapım olmamıştı. Usta oyuncu Haluk Bilginer’in Şahsiyet’le aldığı ödülü düşünürsek Meryem ile birlikte birkaç karakter bence ödüle aday olabilir.

Bu noktada teknik bir zorluk devreye giriyor ki o da çeviri meselesi. (Serde çevirmenlik olunca) Kaynak dili Türkçe olan yapımların diğer dillere üstünkörü çevrilmesi başla başına bir sorunken, bilhassa hitaplarla bize özgü olan kullanımları çevirmenlerin nasıl çevireceği bu yapım için çok kritik bir mesele. Aksi takdirde “bizden bir hikâye”yi diğer ülkelere anlatmakta çekeceğimiz sıkıntıya, bir de net olarak ifade edilmeme sorunu eklenip dizinin uluslararası itibarı zedelenebilir.

Yabancı dizilerde kullanımı daha eskiye dayanan, ülkemizde ise son dönemin popüler yapımlarından Kırmızı Oda ile başlayan “terapi odasında sorunlarla ve kendimizle yüzleşme” olgusu dizinin çok iyi kotarılmış bir diğer yönü. Sosyal medyada, sokakta, trafikte, metroda, kısaca hayatın her alanında gerilimin, yabancılaşmanın, kutuplaşmanın günden güne arttığı ülkemizde keşke 83 milyonu alabilecek bir oda olsa ve hepimiz birden seansa girsek. Bu aralar ihtiyacımız olduğu kesin.

Çok başarılı gözlemlere dayalı, sınıfsal jargonları (‘fucker’ ayrıntısı ya da hoca için söylenen ifadeler, kıble tartışması vb.) çok iyi yansıtan diyaloglar bence dizinin çok başarılı bir diğer yönü. 

Finalde bu arapsaçı nasıl çözülecek diye düşünürken biz de hikâyenin içine girip düğüm oluyoruz. Berkun Oya ise kritik bir yol ayrımında dümeni iyi’den yana kırıp bizi sorunların sevgi ve hoşgörü ile hallolduğu bir sona yönlendiriyor. Yoksa yönlendirmek istiyor mu diyelim. Zira gidişattan çok daha karanlık ve Coen-vari bir finale gidebileceğimizi hissediyoruz zaman zaman.

Uluslararası arenaya “bir toplumun ahlak değerleri çerçevesinde şekillenen ortak eğilimi, duruşu” anlamına gelen Ethos ismiyle çıkan “Bir Başkadır”, logosu gibi ülkenin birçok rengini bünyesinde barındıran ve bu renklerin birbirine dostça karıştığı bir resmi temenni eden bir yapım.

Resme bakınca birbirinden farklı renkler mi, yoksa ahenk ve hoşgörü içinde bir bütün mü göreceksiniz?

Karar sizin.

S. YILDIZ