bodrum eskort silifke escort pozcu escort mut escort mezitli escort kızkalesi escort

Adana escort Alanya escort Anadolu yakası escort Ankara escort Antalya escort Ataköy escort Avcılar escort Avrupa yakası escort Bahçelievler escort Bahçeşehir escort Bakırköy escort Beşiktaş escort Beylikdüzü escort Bodrum escort Bursa escort Denizli escort Esenyurt escort Eskişehir escort Etiler escort Fatih escort Gaziantep escort Halkalı escort İstanbul escort İzmir escort İzmit escort Kadıköy escort Kartal escort Kayseri escort Kocaeli escort Konya escort Kurtköy escort Kuşadası escort Kocaeli escort Kurtköy escort Maltepe escort Malatya escort Mecidiyeköy escort Mersin escort Nişantaşı escort Pendik escort Samsun escort Şirievler escort Şişli escort Taksim escort Ümraniye escort

Prag-Budapeşte Gezisi/ 12-18 Kasım 2023 - Para Piyasası
  • ALTIN (TL/GR)
    2.101,65
    % 0,06
  • AMERIKAN DOLARI
    31,4071
    % 0,12
  • € EURO
    34,1285
    % 0,11
  • £ POUND
    39,7831
    % 0,02
  • ¥ YUAN
    4,3595
    % 0,30
  • РУБ RUBLE
    0,3428
    % -0,05
  • /TL
    %
  • BIST 100
    %

Prag-Budapeşte Gezisi/ 12-18 Kasım 2023

Prag-Budapeşte Gezisi/ 12-18 Kasım 2023

Yine Yollardayız

Bu yıl planladığım son yurt dışı gezisi için biletler ve oteller yaz aylarında ayarlandı, gidilecek şehirler ve ziyaret edilecek mekânlar haritada işaretlendi.

Ve nihayet pazar günü öğle uçağı ile Antalya’dan Prag’a yola çıktık. İstanbul aktarmalı biletler daha uygun oluyor, ancak hem sık rötar yedikleri hem de aktarma ile uğraşmamak için direkt uçuşları tercih ediyorum. Bu sefer diğer gezilerimizden farklı olarak yanımızda iki arkadaşımız daha vardı. Uçuş yaklaşık 3 saat sürdü, saatlerimizi de 2 saat ileri aldık. Gitmeden önce en dikkat ettiğim hususlardan biri hava durumu idi. Sıcaklıklar 8-10 derece, hava genelde kapalı olacaktı.

Prag

Saat 18 gibi Vaclav Havel Havalimanına (ilk cumhurbaşkanları) indik, hızlı bir pasaport kontrolünden sonra 119 numaralı otobüsle şehir merkezine ilerledik. Biletleri durağın önünde duran otomatlardan banka/kredi kartı ile alabiliyorsunuz. 1 euro gibi bir fiyatı var.

Telefonumuzu haziranda yurt dışına açtırdığımızda günlük 90 TL öderken yeni fiyatın 169 TL olduğunu gördüm. Büyük rakamlar olmasa da bundan sonra e-sim kullanmayı düşünüyorum. Fiyatları 4-5 dolar ve sinyal kalitesi çok iyi. Nereye nasıl gideceğimi yine Google Maps’ten takip ettim. 20 dakika sonra tramvaya aktarma yaptık aynı biletle ve Prag 1. bölgedeki (turistik bölge) otelimize giriş yaptık. Paris, Barcelona gibi şehirlerde şehir merkezinde kalmak pahalı, ancak Prag gibi bir yerde “merkeze yakın kalın” tavsiyelerine uydum ve geceliği 70-75 euro’ya kaliteli ve eski şehrin göbeğinde bir otel bulabildim. Malzemeleri bırakıp otele yakın ve Viyana’da memnun kaldığım L’osteria isimli İtalyan restoranına doğru yola çıktık. Burada güzel pizzalar yiyip bir şeyler içtik, eski şehirde kısa bir tur yaptık. Hava 7-8 derece idi ve yürüyüş iyi geldi.

Ertesi güne oteldeki doyurucu kahvaltı sonrası şehir turuyla başladık. Gezi planında şehri eski şehir ve kale bölgesi olarak ikiye böldüm. İlk gün şehir bölümünden başladık.

Old Town Bölgesi

Otelin kuzeyinde bulunan Yahudi Mahallesi, yeni şehirdeki Ulusal Müze, Astronomik Saat Kulesi, Opera binasına gittik, Vlatava Nehri kıyısında ve eski şehir meydanında dolaştık. St. Nicholas ve Tyn kiliseleri akla gelen ilk yerler. Tarihî doku dışına çıktığımız her noktada Sovyet izleri dikkatimi çekti. Örneğin otelimizin hemen yanında bulunan Prasna Braha kulesinin kuzeyinde bulunan Ulusal Banka binası rengi, mimarisi ve soğuk yüzüyle filmlerden alışık olduğumuz tipik bir Sovyet binası görünümündeydi. Fransa’da ya da İtalya’da gördüğümüz herkesin herkese günaydın demesi, selam vermesi gibi şeyler görmedik. Parayı uzatıp üstünü almak şeklinde cereyan etti alışverişlerimiz.

Şehir küçük, yürüyerek gezilebilir ve tarihî olmayan bir metresi bile yok. Turuncu tuğlalı çatılar Orta Çağ’dan kalma bir hava katıyor şehre. II. Dünya Savaşında zarar görmemiş şehirlerden. Ancak Soğuk Savaş yıllarında güç gösterilerine sahne olmuş ve her özgürlük hareketi Sovyetler tarafından sert şekilde bastırılmış. Yılda 7-8 milyon turist çekiyor. Ülkenin yaklaşık 10, Prag’ın 1,5 milyon nüfusu olduğunu düşününce büyük rakam. Kişi başı gelirleri 25 bin dolar civarında. Prag, Antalya’nın kabaca 3’te biri büyüklüğünde. Çok sayıda Skoda ve Volvo araç gördük yollarda.

Şehir sürekli savaşlara konu olmuş, kente giriş çıkışları kontrol altına almak için köprü başlarına kuleler inşa etmişler. Bu kulelerden çok sayıda olsa da en ünlüsü Barut Kulesi ve ünlü Karl Köprüsü’nün şehir kısmında bulunuyor. Köprünün üzerinde 30 heykel var ve neredeyse her şehirde bulunan, dokunursanız bu şehre yine gelmenizi sağlayan ya da şans getiren heykeller yer alıyor. Daha güneye yol alırken biraz yağmur başladı ve bir kahve molası verdik. Sonrasında Dans Eden Ev’i ve Franz Kafka’nın Dönen Kafası’nı gördük, ancak kafa tadilata alınmıştı. Hemen yanındaki alışveriş merkezine girip fiyatlara şöyle bir baktık. Gıdanın ucuz, kıyafetlerin bize yakın olduğunu söyleyeyim. Tabii kişi başı gelirde bizim 2,5 katımız olduklarını unutmadan.

Gezdiğimiz yerleri ayrıntılı olarak anlatmayacağım zira herkesin gittiği yerler ve internette çok kapsamlı bilgiler var. Geçen gezilerden farklı olarak otelimiz şehir merkezine yakın olduğu için biraz dinlenmek ve kuru kıyafetler giymek için her gün bir iki saat otele uğradık. Kadınların akşam yemeklerine hazırlanmaları için de tabii. Akşam yemeği için çocukluk arkadaşım Deniz Pehlivan’ın Bir Hayalin peşinde isimli Youtube kanalında gördüğüm Sea Food Market restoranına gittik. İstiridye, balık çorbası, salata, 2 somon tabağı ve fish and chips ile birer içki aldık. 4 kişi 100 dolar (2300 CZN, Çek kronası) ödedik. Yemekler güzeldi, porsiyonlar iyi ama mekân salaştı.

Tatil boyu 4 kişilik hesaplar genelde böyle geldi. Turistik bir şehrimizde dışarıda da aşağı yukarı bu fiyatlara yeniyor yemekler artık. Çıkışta ünlü barlardan V Kolkovne’de yerel tatları ve biraları denedik. Sokaklar ve diğer mekânlar boş olmasına rağmen burası ağzına kadar doluydu.

Prag Kalesi Bölgesi

Ertesi gün kaleye doğru yola çıktık. Sokaklar hınca hınç doluydu, pazartesi gün sokakların neden boş olduğunu çözemedik. Yolda yerel bir pazara uğradık Hard Rock Cafe tarafında. Bu pazarlarda hediyelik eşya fiyatlarının oldukça cazip olduğunu belirteyim.

Prag Kalesi dünyanın en büyük kale yerleşkesi. İçinde sokaklar, caddeler, evler, muhafızlara ait lojmanlar, kiliseler var. Karl Köprüsü’nde fotoğraf çekine çekine geçtik ve harika bir caddeyle karşı karşıya kaldık. Caddenin sağ iç kısmındaki parlamento binasına, sonra da merdivenlerden kale bölgesine çıktık. Saat 12’deki nöbet değişimini yakalayabildik. Zira cumhurbaşkanlığı binası kale yerleşkesi içinde. 10 euro’ya tüm yerleşkeyi gezebiliyorsunuz.

Aziz Vitus Katedrali hem Habsburglardan beri tüm kral ve kraliçelerin taç giyme törenlerinin yapıldığı yer hem de Çekya’nın en büyük ve yetkili kilisesi. İnanılmaz bir yapı. Prag’da beni en çok etkileyen yer burası oldu. Gezi dostlarım bile “Şimdi tatil moduna girdik.” diye takıldılar bana.

 

Ardından eskiden muhafız lojmanı olarak kullanılan, şimdilerde cafe ve hediyelik eşya dükkânları ile küçük sergilerin bulunduğu Golden Lane’de eski zırhları ve savaş malzemelerini inceledik. Franz Kafka’nın iki yıl kız kardeşiyle kaldığı 22 numaralı odaya girdik. İçeride Kafka temalı hediyelik eşyalar satılıyor. Dönüşte hava soğumaya başladı, zira akşamüzeri 4 gibi güneş batıyor. Yöresel tatlılarından trdelnik denedik. Ağır ve bol şekerli bir hamur işi. Akşam yemeği için ünlü restoranlardan Meljnice’ye gidecektik ancak sadece nakit geçiyor deyince ve mekân fotoğraflardan çok daha küçük olunca daha şık ve modern Mincovna’ya geçtik. Kaz ciğeri, yağıyla dondurulmuş ördek eti, yöresel turşu ve peynirlerden oluşan giriş tabağı, 2 tabak gulaş, soslu makarna, 2021 Merlot ve Budvar aldık. 4 kişi 1930 CZN (yaklaşık 80 euro) ödedik.

Plana Bratislava Dahil Oluyor

Ertesi gün yolculuk vardı. Aslında Prag’dan doğruca Budapeşte’ye geçecektik ancak yol üzerinde farklı bir şehir görebilme şansı çıktı karşımıza. Bu yüzden gelmeden önce titiz bir planlama ile biletlerimizi aldık. Şöyle ki Prag-Budapeşte arası Regio Jet ile 23 euro. Regio, Avrupa çapında hizmet veren bir kamu şirketi. Fiyatları uygun. Ancak “Arada Bratislava’yı da görsek ne olur?” diye bir fikir çıktı ortaya. Ben de rotayı önce Prag’dan Slovakya’nın başkenti Bratislava’ya, oradan da aynı gün Budapeşte’ye kırdım. Prag Bratislava arası 4 saat ve kişi başı 16 euro. Bratislava-Budapeşte arası 2 buçuk saat ve 36 euro, zira Bratislava’dan aşağı Avusturya Devlet Demir Yolları (ÖBB) hizmet veriyor ve daha pahalı. Ama fazladan bir şehir görmek için ideal.

Prag merkez istasyonuna otelimizden yürüyerek 10 dakikada ulaştık ve trenimize bindik. Sabah 7 treni olduğundan birer sandviç yemiştik ancak bir şeyler içebilirdik. 1. sınıf vagon hariç diğer vagonlar RegioJet uygulaması üzerinden sipariş verebiliyor. Uygulamayı indirir indirmez fiyatların oldukça uygun olduğunu gördük. Kapiçino, espresso, latte gibi sıcak içecekler ücretsiz mesela. Kekler, pastalar 0,4 euro, bira 1 euro, en pahalı et yemekleri 2,5-3 euro. Dolu dolu tabaklar gelmiyor ancak doyurucu. Biraz kestirdikten sonra birer tabak yemek, bol kahve, üzerine keklerimizi söyledik. Muavin, koltuğunuza kadar getiriyor. 4 kişi toplam hesap 14 euro tuttu. Sovyet rejiminden kalma bir uygulama sanırım kamu hizmetlerinin ucuz olması. Şehir içi ulaşım da çok ucuzdu. İnternet, priz ve WC de var trende. İnanılmaz doğa manzaraları eşliğinde Bratislava’ya geldik.

Bratislava

İner inmez Soğuk Savaş havası hissediliyor. Bir ülkenin merkez tren istasyonu bu kadar özensiz ve eski olabilir. 15 kiloya kadar olan valizleri 2,5; üzeri valizleri 3 euro’dan emanete bıraktık. Hafiflemiş şekilde yürüyüşe başladık. Hava bol güneşli, hafif rüzgârlı idi. Öyle ki montlarımızı elimize almaya, kazaklı fotoğraflar çekinmeye başladık. Özgürlük Anıtı, Teknik Üniversite, II. Dünya Savaşı Kahramanları Anıtı ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan sonra eski şehre indik. Burada ünlü mavi kubbeli kiliseyi, belediye binasını, Slovak Ulusal Tiyatrosunu, St. Martin Katedralini ve Maximillian Çeşmesi’ni ziyaret ettik. Hızımızı alamayıp Tuna Nehri üzerindeki Most Köprüsü’nden geçip dünyanın halka açık ilk parklarından Sad Janka Kral’a’yı ziyaret ettik. Güneşli bir sonbahar gününde parkta kartpostallık resimler çektik. Bu arada ekip üyelerimizden Özlem meğer dizinden rahatsızlanmış ancak bize söyleyememiş. Zorunlu bir mola verdik ve yakındaki bir tramvaya binip önce kent merkezine, oradan da tren istasyonuna döndük. Neyse ki gezi listemizdeki her yere gitmiştik ve Özlem de biraz istirahat edince kendine geldi.

Tren istasyonunda tuvalete gitmem gerekti ve Prag’da da yaşadığım bir durumla yine karşılaştım. Çekya ve Macaristan AB üyesi olmalarına rağmen kendi para birimlerini kullanıyorlar; krona ve forint. Euro da kabul ediliyor. Ancak ne hikmetse örneğin tuvalet için bile 0,5 euro kabul etmiyorlar. En aşağı 1 euro alıyorlar. Otogar, tren istasyonu gibi kamuya açık alanlarda bile tuvaletlerin ücretli olduğunu hatırlatayım, havaalanından sonra tüm tuvaletler (sokaktaki kabin tipi tuvaletler dâhil) ücretli.

Birkaç saat bekledikten sonra diğer tren seferlerinin aksine rötarsız olarak Budapeşte trenimize bindik. Prag trenine göre daha yeni, modern ve temizdi. Yemekli vagona geçtim, bir şeyler söyleyebilir miyiz derken neredeyse tüm malzemelerinin bittiğini öğrendim. Budapeşte’ye akşam 20.30 gibi vardık. Nyugati istasyonundaki otomatlardan biletimizi aldık ve metro ile Kalvin Ter’e geçtik. Biletinizi alır almaz sarı makinelerden birine okutmanız (geçerlilik süresini başlatmanız, İngilizcesi to validate) gerekiyor zira metro girişinde hemen bir kontrole rast geldik. Biletlerimizi okutup geçtik. Avrupa’da neredeyse hiçbir metroda bizdeki gibi geçiş mekanizması yok ancak nadiren de olsa görevliler tarafından kontrol yapılıyor ve 50 euro cezası var. Kalvin Ter’den (Ter Macarca meydan demek bu arada, Çekce karşılığı namestie) otelimize on beş dakikada ulaştık. Hava Prag’a göre sıcaktı ancak rüzgâr vardı. Sakatlıklar sebebiyle otel yakınındaki Burger King’de bir şeyler yiyip Tuna Nehri kıyısında kısa bir tur atıp otele geçtik.

Hava Açıyor

Güneşli bir perşembe sabahına uyandık Budapeşte’de. Tarihi MÖ 500’lü yıllarda başlayan, sırasıyla Roma, 1000 yılında kurulan Macar Krallığı ile devam eden, 1526’da Mohaç mağlubiyetinden sonra iki yüz yıl Osmanlı idaresinde kalan, ardından Habsburgların idaresine geçen, Avusturya-Macaristan İmparatorluğundan ayrılan ve 20 yy. başında yeni idareye geçen, fakat ardından 1. Dünya Savaşı, Nazi istilası ve demir yumruklu Sovyet rejimi altında inleyen, nihayet 1989 yılında bağımsızlığına kavuşan genç bir cumhuriyet Macaristan. Budapeşte, çok bilindiği üzere batıda tepelik Buda ve doğuda Peşte’den oluşuyor. Aradan Tuna Nehri geçiyor. Buda’nın biraz kuzeyi tarihî Obuda bölgesi. Buda, bizim tarihte Budin olarak bildiğimiz bölge. Macaristan, Avrupa’nın en büyük ikinci gölüne, en büyük otlağına ve dünyanın en büyük ikinci kaplıcasına sahip. Nüfus 10 milyon, kişi başı gelir 35 bin dolar, Budapeşte nüfusu 1,7 milyon, çevre yerleşimlerle 3,3 milyon.

Prag ve Budapeşte’de bağımlılığa neden olan THC etkin maddesi olmayan Hint kenevirli ürünlerin (çikolata, bira vs.) satışı ve tüketilmesi serbest. İlgimi çeken diğer şey ise neredeyse her sokakta yer alan Thai masaj salonları. Kafanızı nereye çevirseniz denk geliyorsunuz.

Öncelikle Budapeşte Prag’dan biraz daha büyük bir şehir. Tarihî dokuyu saymazsak Sovyetlerden miras kaldığını düşündüğüm resmî ve soğuk havayı burada da fark ettim. Tarihî doku dışında şehir büyümüş, yayılmış. Çingene nüfusu %4. Dünyada Romanya’dan sonra en yoğun Çingene nüfusu bulunan ülke. Sabah iyi bir cafe arayışımız sonucu yüksek puanlı Nor/Ma’ya gittik. Kruvasanları ve sandviçleri çok taze ve lezzetli bir fırın/mekân. Oturursanız 1 euro servis ücreti var.

Ardından ünlü Vaci ve Fashion sokaklarını, Macar Ulusal Müzesini, Vörösmarty, Deak Ferenc ve Kalvin meydanlarını, adını ilk Macar kralından alan Aziz Stephan Bazilikasını, Devlet Opera Binasını, Terör Evini gezdik. Macarların tarihlerine önem verdikleri belli. Neredeyse her metro durağına ya da meydana önemli bir devlet adamı ya da sanatçının adını vermişler ya da heykelini dikmişler. Yukarıda saydığım isimlerin de çoğu devlet adamı. Stephan Bazilikası bugüne kadar gördüğüm en görkemli yapılardan biri. Giriş sadece 5 euro ve hakkını veriyor.

Ardından Andrassy Caddesi boyunca yürüdük ve Kahramanlar Anıtı ve Güzel Sanatlar Müzesinin bulunduğu görkemli meydana ulaştık. Meydanın hemen arkasında büyük bir park, büyük bir termal tesis ve Vajdahunyad Kalesi var ki sonbahar resimleri için biçilmiş kaftan. Kale manzaralı, 200 yıllık lüks Varosliget Cafe’de sebze çorbası, sandviç ile langos (bildiğimiz yağlı pişi, üzerine krema ve peynir konuyor, isteğe göre değişebiliyor) yedik ve güzel resimler çektik. Kalenin avlusunda biraz zaman geçirip parkın içinden otobüsle ünlü parlamento binasına geçtik. Budapeşte’de en etkilendiğim yapı bu oldu.

Ardından güneye yürüyüp Nazi işgali sırasında Tuna Nehri’ne atlamak zorunda bırakılan 20 bin Yahudi’yi anmak için yapılan ayakkabıları seyrettik. Bu acılara maruz kalanların şimdi benzer zulmü yapmaları ne ironik. Tuna boyunca yürürken Buda tarafında kalan görkemli tabyanın ve kalenin, II. Dünya Savaşı’nda bombalanan ünlü Zincir Köprü’nün resimlerini de çekmeyi ihmal etmedik. Rüzgâr nehir kenarında sert estiğinden otelimize dönüp biraz istirahat ettik. Akşam yemeği için sosyal medyada çok gördüğümüz Vintage Garden’a gittik. Biraz uzak, Noel süslemeleri yapılmış, pembe tonun ağır bastığı bir mekân. Masa ve ortam pek restoran havasında olmasa da ördek ve dana eti yumuşak ve suluydu. Yemek öncesi verilen Macar millî içkisi palinka, zencefil aroması ile ferahlatıcıydı. Makarna ve sosu başarılıydı. Beklediğimizden daha iyi bir sonuç aldık ve 4 kişi 110 dolara yakın bir hesap ödedik.

Her şehrin 200-250 yıllık ünlü bir kafesi oluyor. Viyana’da Landtman, Paris’te Saint Germain’de gittiklerimiz aklıma ilk gelenler. Budapeşte’deki adres de üzerindeki otelle aynı ismi paylaşan New York Cafe. Sosyal medya çağındayız ama içeride oturan her yaştan bu kadar çok insanın fotoğraf çekinmek için bu kadar yarıştığı bir yer görmedim. Öyle ki otelde kalanları rahatsız etmesinler diye kafeye gelenlerin belli yerlere girişlerini yasaklamışlar. Kim ne derse desin 19. yy. mimarisini hatırlatan harika bir mekân. Ünlü tatlılarından bir seçki ve en meşhur dört kahvesini söyledik. Malzeme kalitesi ve servis düzeyi çok yüksek ancak tatlılardan ve kahvelerden aynı hazzı aldığımızı söyleyemem.

Buda Tarafı

Ertesi gün otobüs ile Buda tarafına geçtik. Balıkçı Tabyası olarak isimlendirilen bölgenin arka tarafında indik ve biraz ilerideki bir kafede kahvaltımızı yaptık. Ardından biraz merdiven çıkarak Mathias Kilisesi ve tabyaya çıktık. Buradan Tuna Nehri’nin çok güzel resimlerini çektik. Tarihi bin yılı aşan surların üzerine yapılmış bu tabya, Peşte tarafından yapılan saldırılar için bir savunma hattı. Peşte’ye göre bariz yüksekte kalıyor ve askerî olarak önemli bir mevki olduğu belli. Adının kaynağı net olmamakla birlikte balıkçıların mesken tuttuğu bir yer olarak biliniyor. Bölgede devam eden tadilatlar göze çarpıyordu. Hem tepedeki başbakanlık konutunun hemen karşısında hem de tarihî yapılarda şehir çapında çok sayıda inşaat ve tadilat devam ediyor. Buradan Carmalite Manastırı’na geçtik ve güneye doğru devam ettik. Buda Kalesi ve Dört Aslan Avlusu’na girdik. Bu yapıların içinde çok sayıda şık kafe var, birine oturup hem ısındık hem de bir şeyler atıştırdık. Buradan Tuna kenarına merdivenle inmek yerine aktarmalı asansörler keşfettik ve yaklaşık 3 dakikada nehir kenarına indik. Buraya gideceklere tavsiyem tramvayla nehir tarafına (bizim gibi arka tarafa değil) gelmeleri ve merdivenlerin bittiği yerdeki binanın içine girerek asansör ile çıkmaları. Bina girişi açık ve görevli vs. yok.

“Zaman yeterse gidelim.” dediğimiz ve biraz daha kuzeyde yer alan Gül Baba Türbesi’ne gitmeye karar verdik. Tramvaya atladık, bilet almaya çalıştık ama yakında bir makine bulamadık. Biletsiz şekilde beş durak gidip 5 dakika yürüyüp, 5 dakika merdiven çıkarak Gül Baba Türbesi’ne ulaştık. Gül Baba, Kanuni döneminde işgal edilen Buda’ya kültür transferi için davet edilen bir Bektaşi dervişi. Evliya Çelebi’nin ve birkaç yazarın eserlerinde adı geçiyor. Halk tarafından sevilmiş. Ölünce buraya bir türbe yapılmış. Yıllar boyunca zarar görmüş ancak 1997’de Macar hükümeti ile yapılan anlaşma ile güzel bir anıt dikilmiş. Hemen alt katında iyi derecede Türkçe konuşan bir mihmandar karşılıyor sizi.  Türk çayı ve kahvesi satılan modern bir kafesi, wifi, bir sergi salonu ve tuvaleti var. Kısa bir mola verilebilir. Sergide dikkatimi çeken husus şu oldu: Buda bölgesi Osmanlı’dan geri alındıktan sonra eski yerleşimcilerin buraya yerleşmesine izin vermiyor Avusturya imparatoru, zira burası kılıç hakkı diyor. Bu bölgedeki Macarlar da Tekirdağ’a göç ediyorlar ve burada bir Macar Mahallesi kuruyorlar. Türbe yapılırken eş zamanlı olarak Macar evleri de yenilenmiş.

Türbeden çıkıp tramvayla otelimize geçtik. Üşümüş ve bir hafta yorulmuştuk. Bu yorgunluğu ünlü Macar hamamlarında bir nebze atmak istiyorduk. Otelimize yakın bir yerde Budapeşte’nin en büyük ünlü ikinci hamamı olan Gellert’in olduğunu öğrenmiştim gelmeden. Fiyatları da kişi başı yaklaşık 25 euro idi. Çantalarımızı sırtlandık ve tahminen 60 km/saat rüzgâr altında ünlü Yeşil Köprü’yü (Erzebet) geçerek Gellert’e vardık. Ancak çok sayıda insanın çıktığını görüyorduk. İçeri girdiğimizde tüm rezervasyonların dolu olduğunu, Bağımsızlık Günü olduğu için halkın buraya akın ettiğini söylediler. Türkiye’den geldiğimizi, hepi topu 4 kişi olduğumuzu söylesem de fayda etmedi. Tur boyunca yaşadığımız sanırım tek hayal kırıklığı bu oldu. Nitekim web sayfalarına bakınca rezervasyonların 3 gün boyunca dolu olduğunu gördüm.

Otelde bir süre dinlendikten sonra Aziz Stephan Bazilikası ziyaretinde hazırlandığını gördüğümüz Noel pazarına doğru yola çıktık. Son defa çorbamızı, gulaşımızı, yerel içkilerimizi içip yeni kurulan pazara girdik. Yüzlerce insan sıcak şarap ve enfes yemekler eşliğinde açık havada oturmuş, sohbet ediyor ve kutlama yapıyordu. Pazarın 31 Aralık’a kadar açık olduğunu öğrendim. Birkaç hediyelik eşya alıp bir şeyler atıştırıp gece yarısına doğru otelimize döndük. Eğlence sektörü bile olsa insanlar kendilerine mutlaka zaman ayırıyorlar ve akşam 10 gibi barlar dâhil mekânların çoğu kapanıyor. Gençlerin takıldığı bazı mekânların açık olduğunu gördüm sadece.

Dönüş

Ertesi sabah erken kalkıp havaalanına gitmek için Kalvin Ter’e yürüdük. Havaalanı ekspresi dedikleri 100E numaralı otobüs sadece üç duraktan yolcu alıp indiriyor. Deac Ferenc, Astoria ve Kalvin Ter. Bu üç meydan dışında bir yerde inemez ya da binemezsiniz. Duraklarda gönüllü gençler sizi yönlendiriyor ve sorularınızı yanıtlıyor. Kredi ya da banka kartıyla ödeme yapabiliyorsunuz. Ücreti yaklaşık 6 euro. 35 dakikada havaalanında oluyorsunuz.

100E pahalı diyenler için daha çok durakta duran 200E var. 1,2 euro.

Havaalanında kahvaltı yaptıktan sonra uçağımıza geçtik. Genelde yurt dışı uçuşların İstanbul aktarmalı olduğunu ve fırtınadan dolayı iptal edilen yüzlerce uçağı düşününce doğrudan Antalya uçuşu alarak ne kadar doğru bir şey yaptığımızı gördük. İki buçuk saatte döndük.

Bir haftalık, üç şehirlik (ülkelik), tren aktarmalı, günlük ortalama 25 bin adımlık ve bol maceralı bir geziyi daha sağ salim tamamladık. Bakalım, bir sonraki rota neresi olacak.

YORUMLAR YAZ
eskort Mecidiyeköy eskort Şişli eskort Bakırköy eskort Halkalı eskort Avcılar eskort Şirinevler eskort Bahçeşehir eskort Taksim eskort Beşiktaş eskort Kartal eskort Kadıköy eskort Ümraniye eskort Anadolu Yakası eskort Maltepe eskort Beylikdüzü eskort Pendik eskort Avrupa yakası eskort Adana eskort Kocaeli eskort Antalya eskort Gaziantep eskort beşiktaş eskort ataköy